Belgesel Dublaj Metinleri

Belgesel Dublaj Metinleri

Belgesel Dublaj Metinleri

Film, dizi ve reklamlarda olduğu gibi belgesellerde de seslendirme çok önemli bir unsurdur. İyi görseller, iyi çekim açılarının yanı sıra, o konuyu anlatan anlatıcının önemi de büyüktür. Belgesel dublajında diğer dublajlara oranla işlemler biraz daha kolaydır, çünkü anlatıcı genellikle dış ses konumunda olduğu için ağız senkronizasyonuna ihtiyaç duyulmaz. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken hususlar vardır.

Belgesel Dublaj Metni Okunurken Nelere Dikkat Edilmesi Gerekir?

Belgeselin başarısını etkileyen unsurlardan en önemlisi elbetteki doğru seslendirmedir/dublajdır.

Peki doğru dublaj nasıl yapılır?

Öncelikle belgesel metni iyice deşifre edilerek, profesyonel bir ekip tarafından çevrilir. Çeviri yaparken dikkat edilmesi gereken husus, anlatılan konunun tamamen doğru çevrilmesi, başka anlamlara gelebilecek ve anlamı değiştirebilecek sözlerden kaçınılması ve mümkün olduğunca kısa, öz anlatımların kullanılmasıdır. Belgesel dublajında dudak senkronizasyonu çok önemli olmasa bile, kinetik senkronizasyon oldukça önemlidir. Anlatıcı o an ki sahneye uygun olarak vurgu ve tonlama yaparak anlatıyı gerçekleştirmelidir. O an anlatılan şeyin görsele yansıması da çok önemli bir unsurdur. Tüm bu ayrıntıların özenle yapılabilmesi için de belgeseli seslendirecek kişinin bu alanda tecrübe sahibi olması ve ses renginin belgesel içeriğine uyması da çok önemlidir. Ses rengi, belgeselin içeriğiyle uyuşmayan bir dublaj sanatçısının izleyiciyi / dinleyiciyi etkisi altına alması ve başarılı olması beklenemez.

Aşağıda sizler için dünyaca ünlü belgeselleri metin olarak hazırladık. Seslendirme ve dublaj demosu hazırlamak isteyenlere sunduğumuz bu belgesel metinlerini bir de sizin sesinizden dinlemek istiyoruz. Belgesellere ses veren usta sesler kadar deneyimli ve yetenekli misiniz? O zaman siz de belgesel metinlerinden ses renginize uygun olanı seçerek, 30-60 sn. lik bir demo hazırlayıp, belki bizlerle paylaşmak istersiniz.

Dış ses 1: Lütfen beni dinle! Sen de benim gibi bir homo sapiens’sin. Akıllı insansın, kainatın mucizesi yaşam yaklaşık 4 milyar yıl önce ortaya çıktı. Biz insanlarsa yalnızca 200.000 yıl önce… Yine de yaşam için temel dengeyi altüst ettik. Bu sıradışı hikayeyi iyi dinle. Bu senin hikâyen ve sonunu yazmak senin elinde… Bunlar soyumuzun izleri… Gezegenimiz başta bir cehennem yerinden farksızdı. Evrendeki diğer kümelenmelere benzeyen ve toz zerrelerinden oluşan bir bulut yığınıydı ve yaşam denen mucize tam burada başladı.

3.18 bugün insanoğlunun yaşamı, 4 milyar yıldır yeryüzünde kalmayı başarmış sayısız canlının oluşturduğu zincirin tek bir halkası… Yeryüzü bugün bile yeni volkanlar tarafından şekillenmeye devam ediyor ve dünyamızın doğuş sahnesi yeniden canlanıyor. Derinliklerinden kabaran gerilmiş kayalar katılaşıyor, çatlıyor, ince bir kabuk gibi yayılıyor ve bir süreliğine uykuya dalıyor. Toprağın bağırsaklarından kıvrılarak çıkan dumanlar ilk atmosfere, oksijensiz bir atmosfere tanıklık ediyor. Yoğun su buharı ve ağzına kadar karbondioksitle dolu bir atmosfer düşünün… Tıpkı bir baca gibi… Dünya soğudu… Su buharı sıvı hale geçince sağanak yağışlar başladı. Güneşe ne çok yakın ne de çok uzak olan dünyanın mükemmel dengesi yağan yağmuru sıvı halde muhafaza etmeyi başardı, su kanalları oluştu. Su kanalları tıpkı vücudumuzun damarları ve bir ağacın dallarıymışçasına dünyaya can verdi.

5.10 ırmaklar kayalardaki mineralleri süpürerek okyanusların tatlı suyuna karıştırdı… Böylece okyanuslar tuzlu suya kavuştu. Biz nereden geldik? İlk yaşam kıvılcımı nerede çaktı? Yerküredeki gayzerlere rengini veren mucizevi yaşam formları hala mevcut… Bu canlıların adı arkeo bakteriler… Mavi yeşil algler olarak da bilinen siyanobakteriler hariç hepsi dünya ısısıyla beslenir… Başlarına tüm güneşin enerjisini emecek güce sahiptirler… Bunlar bugünün ve dünün tüm bitki türlerinin atası… Bu küçük bakteriler ve onların milyarlarca sayıdaki atası onların dönüşümüne yol açarak gezegenimizin kaderini değiştirdi… Peki, atmosferi zehirleyen karbona ne oldu? Hiçbir şey… Yalnızca yerkürede hapsoldu…bir zamanlar burada mikroorganizmaların mesken tuttuğu bir deniz vardı… Atmosferden sağladıkları ve okyanusta çözünen karbon sayesinde geliştiler… Bu gördüğünüz katmanlar milyarlarca mikroorganizmanın üst üste birikmesi ile oluştu. Onların sayesinde atmosfer karbondan arındı ve diğer yaşam formları oluştu…

7.23 atmosferi değiştiren yaşam oldu. Bitkiler güneşin enerjisi ile beslendi ve su molekülünü parçalayıp oksijeni özümsedi… Böylece oksijen havaya karıştı. Dünyadaki su döngüsü daimî bir yenilenmeye eşdeğer… Şelaleler, su buhari bulutlar, yağmur, doğal su kaynakları, ırmaklar, denizler, okyanuslar ve buzullar… Bu döngü hiç kırılmadı… Yeryüzünde hep aynı miktarda su vardı… Bugüne dek tüm canlılar aslında hep aynı suyu içti… İnsanı hayrette bırakan su, yeryüzündeki en değişken haldeki madde… Akarsularda sıvı, su buharında gaz, buzdaysa katı halde… Sibirya’da kış aylarında donan göllerin yüzeyi, suyun donarken uyguladığı gücün izlerini taşır… Sudan daha hafif olan buz, suyun derinliklerinde devam eden yaşamı soğuktan koruyan bir manto işlevi görür.

09.12 yaşam lokomotifi bir zincirin ta kendisidir… Her şey birbirine bağlı ve birine muhtaçtır… Su ve hava birbirinden ayrılamaz… Yaşamlarımız için el ele vermiştir… Bu evrende paylaşmak her şeydir… Bulutların arasından gözüken bu yeşil alan, havadaki oksijenin kaynağı… Akciğerlerimizin onsuz var olamayacağı bu gazın %70’i, yunusların yüzeyine de renk veren alglerden gelir… Dünyamız birbirine muhtaç olan her bir varlığın farklı bir role sahip olduğu bir dengeye ve zekice planlanmış ancak kolaylıkla mahvedilebilecek kırılgan bir ahenge sahiptir. Alglerin deniz kabukları ile olan ilişkisinden mercanlar doğar… Mercan beşikleri, okyanus tabanının yüzde birinden daha azını kaplasa da binlerce balık, yumuşakça ve alg türünün doğal ortamıdır.. Okyanuslardaki denge onlara bağlıdır. Dünyadaki zamanı milyarlarca yılla mümkün… Ağaçların oluşması da 4 milyar yılda gerçekleşiyor. Mükemmel bir yaşamın mimari olan ağaçlar, tür zincirinin en önemli halkasıdır. Yerçekimine meydan okuyan ağaçlar hiç durmadan göğe doğru hareket eder ve yapraklarını besleyecek olan güneşe doğru hiç telaşsızca uzayan tek doğal varlıktır. Küçük siyanobakterilerden miras aldıkları güçle, ışık enerjisini toplar, muhafaza eder ve bununla beslenirler… Nihayetinde ortaya çıkan gövde ve yaprakları, su, mineral, sebze ve diğer canlı türlerinin karışımında çürür… Böylelikle yavaş yavaş topraklar ortaya çıkar… Toprak hareketlidir, mikroorganizmalar sürekli istenir, toprağı kazar, havalandırır ve dönüşüme uğratır… Nihayetinde humus adı verilen verimli bir toprak katmanı oluşturur.

12.49 dünyadaki yaşam hakkında ne biliyoruz? Kaç canlı türünden haberdarız, on tane mi? Belki de 100 tanesinden… Peki, onları birbirine bağlayan ne? Dünya bir mucize… Yaşamsa hala bir gizem… Hayvan sürüleri nesilden nesile geçen gelenek ve görenekleriyle soylarını idame ettiriyor… Yaşadıkları yer onlara, onlar da yaşadıkları yere uyum sağlar… Doğada kaybeden olmaz… Canlılar açlığını yatıştır ve ağaçlar yeniden çiçek açar… Dünyadaki bu büyük yaşam macerasında her canlının farklı bir rolü, her canlının özel bir yeri vardır. Doğada gereksiz ya da zararlı yoktur.

Morgen Freeman : Evim burada… Missis City’de. Pek çok farklı yerde yaşadım… New York, Los Angeles, San Francisco, Chicago… Fakat burası beni tanımlıyor. Cumbact…

Onu 4:30 aylıkken almıştım. Az beslenmişti ama bir duruşu vardı. Yürüyüşü harikaydı. İlkbaharda çimen kokuları kuş sesleri evimde olduğumu bilirim. Annem ve babam da burada yaşadı. Yaratıldığım yeri anlamadan, beni anlamanız mümkün değildir. Her dilde bir yaratılış hikayesi var… Peki bu hikayeler bize kim olduğumuzu ve nereden geldiğimiz konusunda ne söylüyor? Nerede başladığımızı keşfetmek üzere yola çıkıyorum.

Jobby Mecness: Kudüs, Aden yani “cennet bahçesi” olarak görülüyor.

Morgen Freeman: Uygarlığın en eski köklerini keşfedeceğim. Mayalar’ın kutsal kitabı…

Dış ses erkek 1: Mayalar’ın yaratılış hikâyesi…

Morgen Freeman: Dinin yaratılışını tespit edeceğim.

Amy Bogaard: İnsanlar resmen atalarıyla birlikte uyuyabiliyormuş.

Morgen Freeman: Ve zamanın başlangıcına gideceğim.

Dış ses bayan 1: Hindular tek bir yaratılışa inanmaz… Yaratılış döngüleri olduğunu söylerler.

Morgen Freeman: Bilim ve din bir arada olabilir mi? Keşfetmeye çalışacağım.

Dış ses erkek 2: Büyük patlama yaratılış değil çünkü ondan önce ne olduğunu bilmiyoruz…

Dış ses bayan 1: Morgan freeman ile inancın hikayesi… Yaratılış.

Morgen Freeman: Bu gezegende milyarlarca kişiyiz, hepimizin bir adam ve bir kadından geldiğine inanmak güç… Ama öyle oldu. Kimdi onlar?, Ne zaman ve nerede yaşamışlardı? Musevi, hıristiyan ve müslüman inanışları bizi Adem ve Havva’ya götürüyor. Tekvin onların Aden denilen yerden geldiğini söylüyor. Dicle ve Fırat Nehirleri’nin yakınında, antik yakın doğuda bir yerden… Çok kişi denese de Aden Bahçesi’nin yerini henüz kimse bulabilmiş değil… Orayı neden bulmak istiyoruz? Bunun nedeni çok ilginç. Aden bahçesi, insanlığın başlangıcını simgelemekle kalmıyor, tanrı ile olan iletişimimizinde başlangıcı… Bunun ne zaman ve nerede başladığını öğrenmek, bizim kim olduğumuz hakkında çok bilgi verecek… Bu yüzden Kudüs’e gidiyorum. Burası dünyanın en eski şehirlerinden biri. Burada 7000 yılı aşkın süredir insanların yaşadığına dair deliller var. Günümüzde musevi dünyasının dini merkezi niteliğinde… Tekvin 2500 yıl önce ilk kez burada yazıya dökülmüştür. Arkeolog Jobby Mecness, Kutsal Kabir Kilisesi’ne götürüyor. Buranın Aden Bahçesi’yle az bilinen bir bağlantısı var. İşte burası, Kutsal Kabir Kilisesi’ndeyiz. Bir çok hristiyan, Hz. İsa’nın burada çarmıha gerildiğine ve gömüldüğüne inanıyor. Bir diğer antik inanışa göre, Adem de buraya gömülmüştü.

Jobby Mecness: Bu geldiğimiz alan, Golgotha kayasının altına denk geliyor. Hristiyanların Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inandığı yer olan kayalıklar orası. Burası da Adem Şapeli. Hristiyanlıkta eski bir inanış var. Bu noktayı ilk insan olan Ademle ilişkilendiriyor. Hz. İsa üzerimizde yer alan kayalıklarda çarmıha gerildiğinde, kayalardaki çatlaklardan sızan kanı aşağıya inmiş … İlk insan olan Adem’de tam altında gömülüymüş. İsa’nın kanı, Adem’in üzerine döküldüğünde Adem değilmiş.

Morgen Freeman: Yaklaşık 1700 yıl önce, Roma İmparatorluğu Konstantin, bir kilise inşa ettiğinde, bu Golgotha kayasındaki bu çatlağın etrafına da bir tapınak yapmış, Adem Şapeli… Fakat bu durum İncil ile çelişmiyor mu? Orada yazana göre Aden Bahçesi’nin bulunduğu yer, Fırat Nehri ve aynı zamanda..

Dış ses bayan 2: Dicle…

5.27 Morgen Freeman: Evet

Dış ses bayan 2: Hikayenin tekvin de yer alan versiyonuna göre, Aden Bahçesi’nin mezopotamya da bir yerde olduğuna işaret ediyor. Günümüzde, Irak topraklarında bulunuyor.

Morgen Freeman: Peki sizce bu inanışa göre Adem nasıl olurda Kudüs’te olabilir?

Jobby Mecness: Bence Adem’in Kudüs’le çok özel bir bağlantısı var… Aden veya cennet bahçesi, tanrının varlığının dolaştığı nokta olarak kavramsallaştırılıyor. Museviliğin erken dönemlerinde ve Hz. İsa zamanında, Tanrı’nın varlığı tapınakta, tapınak tepesinde dolaşırmış. Bu nedenle Kudüs, Aden yani “cennet bahçesi” olarak görülüyor.

Morgen Freeman: Aden’in bir metafor olabileceğini mi söylüyorsunuz yani?

Jobby Mecness: Evet olabilir tabi… Adem ilk insandı. İbranice’de Adem kelimesi, adam yani “insan” anlamına geliyor.

Morgen Freeman: Durun durun, bir şey söylediniz. Kelime “insan” anlamına geliyor.

Jobby Mecness: Evet.

Morgen Freeman: Adam

Jobby Mecness: Evet. Ayrıca adam ismindeki a’yı atarsanız, dam kalır. İbranice’de bu da “kan” anlamına geliyor. Sonuna a, h yani “ah” eklerseniz adamah olur buda toprak demek.

Morgen Freeman: Topraktan kana…

Jobby mecness : Evet

Morgen Freeman: Pekala… Adem ve Havva’nın cennet bahçesinden kovulma hikayesinin de sembolik bir anlamı olabilir. Adem ve Havva bolluk içinde yaşıyordu, yasak meyveyi yedikleri zaman oradan sürüldüler ve toprağı işlemek zorunda kaldılar. Başka bir deyişle ilk çiftçiler oldular.

Morgen Freeman: Türkiye’de insanlığın en eski çiftçi toplumlarından birinin kalıntılarının çıkarıldığı bir bölgeye gidiyorum… Çiftçiliğin doğuşu ve tanrı’ya inancın doğuşunun bağlantılı olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Aden burası olabilir mi? Amy?

Amy Bogaard: Merhaba, gelsenize…

Morgen Freeman: Arkeolog Amy Bogaard, 20 yıldır Çatalhöyük’te kazı çalışmalarına katılıyor.

Amy Bogaard: Hoşgeldiniz.

Morgen Freeman: Teşekkür ederim. Çatalhöyük. 9000 yıllık bir yerleşim, 9000 yıl. Öyle değil mi?

Amy Bogaard: inanılmaz öyle değil mi? En geniş olduğu yerde 13 h.a. yer kaplıyor. 20 futbol sahası büyüklüğünde… En geniş hali.

Amy bogaard: Peki Amerikan futbolu mu? Futbol mu?

Dış ses bayan 3: Bilmiyorum. Muhtemelen futbol.

Morgen freeman: İkisi de hemen hemen aynı boyutta.

Amy Bogaard: Evet.

Morgen Freeman: Tamam.

Amy Bogaard: Evlerin çok sıkışık olduğunu görebilirsiniz, aralarında fazla boşluk yok.

Morgen Freeman: Aralarında hiç boşluk yok.

Amy Bogaard: Evet

Morgen Freeman: Pencereleri veya kapıları yok muymuş?

Amy Bogaard: Her evin yukarıdan kendi girişi varmış.

Morgen Freeman: Çatalhöyük, sokakları olmayan bir şehirmiş. Burada yaşayanlar şehri damlarda gezerek kat edermiş. Bu damlarda aynı zamanda çalışırlarmış. Çatalhöyük insanları dünyanın ilk şehir yerleşimcilerinden… Ben aynı zamanda ilk inananlar da olup olmadıklarını öğrenmek istiyorum. Dünyalarını bir tanrının yarattığını düşünmüşler miydi? Amy, beni buna bir cevap olabilecek bir yere götürüyor. Şurdaki kırmızı kenarlı delik ne için? Çok belirli bir amaca hizmet ediyor gibi gözüküyor.

Amy Bogaard: Çatalhöyük’te sık görülen bir özellik bu, eşya saklamak için bir niş. Mesela volkanik cam olarak bilinen obsidyen saklanırmış çünkü çok değerli bir kesme aracı.

Morgen Freeman: Evet onu her yerde bulamazsın.

Amy Bogaard: Evet.

Dış ses erkek 1: Arkeologların Çatalhöyük’te bulduğu en önemli saklama yerleri ve uyku bölümlerinin altında peki şu delikler ne içinmiş?

Amy Bogaard: Bunlar ölüleri gömmek için yerler.

Para nasıl üretildi (discovery channel belgeseli)

Dış ses erkek 1: Altın, gümüş, yeşil… Paranın rengini bildiğinizi düşünebilirsiniz ama cüzdanınızda taşıdığınızdan çok daha fazla işe yarıyor. Para sayesinde yazı icat edildi. İlk haber bülteni yapıldı . Faşizm yenilgiye uğratıldı ve kot pantolon icat edildi. Para hakkında bilmediğiniz her şey bu programda… Para, modern dünyanın damarlarında oluşan bir kandır ve binlerce yıllık bir hikayesi var. Bazılarına göre bütün kötülüklerin sebebi olan para olmasaydı bugün, bildiğimiz haliyle toplumlarda var olamazdı.

Dış ses erkek 1: Peki ama “para” nedir? Eski çağlar da kullanılan deniz kabukları ve ağaç kakan derileri de bugün kullandığımız kağıt ve madeni paralar da aynı amaca hizmet ediyor. İnsanlar para işlevi gören bütün nesneleri başka nesnelerle takas etmek için kullandılar. Gerçekte para dünyayı değiştirebilecek bir güce sahip. Üstelik bunu tek 0,01 tl bile harcamadan yapabiliyor. Yani nereye giderseniz gidin paranın etkilerini görebilirsiniz. Hatta yerin 3000 metre yukarısında bile paranın hükmü sürüyor, bunun sebebi de işte bu adamlar, bu öküze yazı yazan seçkin bloklardan oluşan bir ekip ve mesleklerini paraya borçlular. Elbette kullandıkları uçaklar parayla alındı ama bundan çok daha fazlası var çünkü yazının icat edilmesinin nedeni para. Her şey bundan yaklaşık 5.000 yıl önce Mezopotamya’da başladı. O zamanlar bugün ki gibi banknotlar yoktu. Madeni paranın iyice edilmesine bile henüz 2000 yıl vardı. Para yerine tahıl ve hayvanlar kullanılıyordu ve her türlü alışveriş takas sistemi ile yapılıyordu.

Andrew G: Örneğin ben birine bir öküz veriyordum ve bunun karşılığında oda benim evimin çatısını onarıyordu. Ekonominin temelini oluşturan bu sistemin önemli bir açığı vardı, insan beyni gitgide artan bu işlemlerin hesabını tutamıyordu.

Rick: İnsanlar şehirler kurup buralarda yaşamaya başlayınca işler değişmeye başladı. Yapılan taslakta kasların hesabını tutmak imkansız hale gelmişti. Örnek vermem gerekirse, ambarımda duran tahılın ne kadarını sizden aldığımı bilmiyordum.

Dış ses: Bu nedenle, insanlar yaptıkları takasların ayrıntılarını arkada tutmaktan başka bir şekilde kaydetme ihtiyacı hissettiler. Evet böylece bir dizi sembol icat edildi ve bu sembollerin her birine bir anlam verildi. Örneğin, bir arpa tanesinin resmi, sana bir artı borcum var anlamına geliyordu, bir balık resmi ise balık borcunu simgeliyordu, son derece basit olan bu sistem kil tabletlere yazıldığında insanoğlunun ilk muhasebe kayıtları tutulmuş oldu.

Rick: Böylece insanların elinde kalıcı bir kayıt oldu, mali işlemler taşlara kazılarak kaydediliyordu.

Dış: Bu, insanlık tarihindeki en önemli adım olan yazının da icat edilmesi anlamına geliyordu.

Douglas: O zamandan bu yana olan her gelişmeyi buna borçluyuz.

Dış: Yıllar geçtikçe yazıda evrimleşti ve bu evrimin sonucunda; yazılı din bilim ve tarih belgeleri ortaya çıktı.

Andrew: İnsanlar başlangıçta 2000’den fazla sembolden oluşan bu yazı sistemini kısa sürede daraltarak 600 kadar sese indirdi, her ses bir sembole karşılık geliyordu ve bu sayede yazılı kayıtları okumak kolaylaşıyordu.

Dış: Doğru sembolleri yan yana getirdiğimizde, banknotlardan ilan panolarına kadar istediğimiz her yere sözcükler yazabilir hale geldik. Hatta gökyüzünde bile.

Larry: Biz göklerdeki en büyük haberleşme aracıyız.

Dış: Bu kadar büyük bir sayfaya yazı yazarken harflerin devasa boyutlarda olması gerekiyor

Steve: Empire State Binası boyunda harflerle yazı yazabiliyoruz.

Dış: Bu harfleri duman kullanarak yazıyorlar, uçaklar havalanıp yazmaya hazır halde sıraya dizildiğinde ilk sıradaki uçakta yer alan bir bilgisayar her birine harfleri yazmak için ne zaman duman çıkarmaları gerektiğini söylüyor.

Larry: Bilgisayar bize ne zaman duman çıkaracağımızı söylüyor ve çıkan dumanın harfleri oluşturmasını sağlıyor.

Dış: Bu şekilde yazılan bir mesaj, 25 km öteden bile görülebiliyor. Bu tür haberleşmeyi, paranız sayesinde yerinde yazının icat edilmesine borçluyuz. 2009 yılında Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası’da basıma 3 milyardan fazla madeni para soktu. Günümüzde bu bozuk paralarla bir gazete alıp okuyabilirsiniz ama bir zamanlar insanlar haberlerini oradan paraya bakarak öğreniyordu.

Tv sunucu: Saat 5:30 haberleri . Bugünkü ana haber bülteninde…

Dış: Televizyonun ve radyonun icat edilmesinden binlerce yıl önce, insanlar olup bitenden haberdar olmak için paralara bakıyordu. Bunu nasıl yaptıklarını anlamak için milattan önce 44 yılına gidiyoruz. Bozuk para icat edileli yüzyıllar olmuştu ama hiç kimse romalılar gibi madeni para basamıyordu.

Andrew: Domuzlar dokundukları her şeyi mükemmel hale getiriyordu, paralar da buna dahildi.

Martin : Romalılar için madeni paralar son derece önemlidir. Bu sayede ticarette, alışverişte bir standart tutturabildiler.

Dış: İngilizce’de para anlamına gelen “money” kelimesi, Roma Tanrıçası Juno Moneta’dan gelir. Juno Moneta’nın tapınağı, romanın ilk darphanesinin yanındaydı. Bu darpanede basılan ve Denarius adı verilen paralar, günümüzde kullandığımız paralara çok benziyordu.

Rick: Roma paralarının üzerinde dönemin imparatorlarının değil, geçmişteki tanrıçaların veya imparatorların resimleri vardı. Tıpkı bugün bizim geçmişteki devlet başkanlarının resimlerini basmanız gibi onlarda tarihi kişiliklerin portrelerini basıyorlardı.

Dış: Kurala göre, yaşayan liderin yüzü de Denarius basılamazdı. George Washington daha bu nedenle Amerika’da basılan ilk madeni paranın üzerinde resminin yer almasını istememişti. Bunu sadece krallar yapıyordu ve Roma Cumhuriyeti vatandaşları krallardan nefret ediyordu. Peki paralar haberleşme amacıyla nasıl kullanıldı? Her şey imparatorlardan birinin bu kuralı bozmak istemesiyle başladı. Bu imparatorun adı July Caesar’dı.

Rick: July Caesar, olağanüstü bir insandı… Büyük ihtimalle dünyada gelmiş geçmiş en büyük generaldi ve aynı zamanda da dünyanın en büyük politikacılarından biriydi.

Dış: Romanın ilk diktatörü olan July Caesar, imparatorluktaki herkesin kim tarafından yönetildiklerini bilmelerini istiyordu ama milattan önce 44 yılında bir haberin yayılması, bugünkünden çok daha uzun sürüyordu.

Martin: Bir düşünün, televizyon yoktu, gazete yoktu, radyo yoktu ve insanların büyük bir çoğunluğu okuma, yazma bilmiyordu.

Dış: Kitlelere ulaşmanın bir yolu vardı, oda paraydı.

Andrew: Madeni paradan daha iyi bir propaganda aracı olamaz hiç durmadan el değiştirir ve bunun için fazladan bir çaba sarf etmeniz gerekmez. Onu bir yere göndermeniz veya üzerine bir adres yazmanız gerekmez. Tıpkı bir şişe içinde denize atılan bir mesaj gibidir.

Martin: Herkesin elinden bozuk para geçer, bozuk paranın ulaşamadığı hiç kimse yoktur.

Dış: Böylece Caesar, yeni madeni paralar basılmasını emretti. Üzerlerinde kendi yüzü ve okuma yazma bilenler için de bir mesaj vardı.

Rick: Hayat boyu diktatör yazıyordu ve doğruydu da. Milattan önce 44 yılında bu parayı basan Caesar gerçekten de hayatı boyunca diktatör olarak kalacaktı.

Dış: Caesar, krallar gibi davranmaya başlamıştı ve bastırdığı bu paralar bardağı taşıran son damla oldu. Aralarında Brütüs’ün de olduğu Romalı Senatörler, Caesar’ın mutlak hükümdarlığını sona erdirmeye kararlıydılar ve bunu yapmanın da tek bir yolu vardı.

Bir zamanlar, çok daha büyük olan bir gezegenin çekirdeği, belki de başıboş bir gezegen, ölümcül bir kozmik tilt oyununda Merkür’e çarparak, dış katmanlarını parçaladı. Serbest kalmış koca gezegenler yollarına çıkan her şeyi yok ediyor. Hatta tüm bir gezegeni bile ve bunun tam ortasındayız; kırılgan, korunmasız, küçük. Her şey bize geri dönmemizi söylüyor. Kim buna karşı koyabilir ki..? Büyüleyici ihtişamıyla güneş ışığımız, hayatlarımız, yaptığımız her şey, güneş tarafından kontrol ediliyor, her şey ona bağlı ve dahası o gökyüzünde arabasıyla ilerleyen Yunan Tanrısı Heilos. Her gün yeniden doğan Mısır Tanrısı Ra.

Stonehenge’de yaz, gün dönümünde doğan güneş, milyonlarca yıldır tanrının yüzüne bakmaya en yakın şey bu oldu. Evden 150.000.000 km uzaklıkta, uçakla 20 sene sürecek bir yolculuk. Sözde o kadar uzaktaki, 8 dakika boyunca bundan haberimiz olmazdı. Öylesine büyük ki içine 1 milyon dünya sığar ve o denli ağır ki çekim gücü tüm güneş sistemini kontrol ediyor . Ama kimin rakamlara ihtiyacı var ki? Biz gerçeğine sahibiz. Onu her gün görüyoruz, gökyüzünde tanıdık bir yüz ama yakından tanımaz oluyor, akkor halinde çalkantılı bir gaz denizi. Isı 5000°’nin üzerine çıkıyor, çekirdeğindeki ısı ise on milyonlarca derece olmalı, nükleer reaksiyon başlatacak kadar sıcak. Her saniye milyonlarca ton maddeyi enerjiye çeviriyor. İnsanoğlunun ürettiği tüm enerjiden daha fazla. Evde bu enerjiyi ışık olarak görüp ısı olarak hissediyoruz. Ama yakınından güneşin hiçbir rahatlatıcı özelliği yok. Elektriksel ve manyetik aktiviteler fışkırıyor, ak kor gazdan oluşan devasa halkalar oluşturuyor ve her biri 10 milyon yanardağdan daha fazla enerji yaratıyor. Dünyayı bu halkaların birinden geçirseniz daha on milyonlarca kilometre boş alan kalır. Fışkırdığı yerlerde, alttaki daha soğuk bölgeler açığa çıkıyor ve buralarda güneş lekeleri oluşuyor. Çevrelerinden sadece bir parça daha soğuklar ve bu yüzden siyah görünüyorlar ama yinede dünyadaki herhangi bir şeyden daha sıcaklar ve çok büyükler. Öyle ki bazıları 50.000 km boyunda güneş patlaması, elektrik yüklü süper ısınmış bir akım, uzaya ölümcül radyasyon fışkırtıyor. Ama bu bir gün duracak. Güneşin yakıtı bitecek ve güneş öldüğü zaman dünyanında sonu olacak. Bu tanrı hayatı yaratıyor ve yok ediyor. Mesafeyi korumamızı istiyor. Bu kuyruklu yıldız, çok yakından geçti, güneşin ısısıyla kaynıyor ve arkasından milyonlarca kilometre uzunluğunda bir kuyruk oluşuyor. Burası dondurucu, bu kuyruklu yıldızın nerden geldiği belli, derin uzayın dondurucu atıklarından. Ama şu buhara gayzere ve toza bakın, güneş, kuyruklu yıldızın dolmuş kalbini eritiyor. Garip kirli katranla kaplı dev bir kartopu gibi. Organik madde gibi duran küçük taneler, buzun üzerinde belki de güneş sisteminin başlangıcından beri korunmuş, belki de öyle bir kuyrukluyıldız milyonlarca yıl önce dünyaya çarptı ve hayatın hammaddeleri olan organik madde ve su taşıdı. Kim bilebilir? Hatta belki de sana ve bana dönüşen hayatın tohumlarını ekti. Peki ya şimdi çarpsa? Bir kuyruklu yıldız veya bir asteroidin çarpmasıyla yok olan dinazorları düşünün. Sadece zaman meselesi, bir gün eğer korunacak bir yöntem bulamazsak dinazorların sonunu paylaşabiliriz. Dünya güvenli ama şimdilik. Ama eğer dünya yok olsaydı, biz burada saldırgan bir evrende evsiz ve akıntıya kapılmış bir durumda kalırdık. Kendimize başka bir ev bulmamız gerekirdi. Milyonlarca, milyarlarca gezegen arasında fazla sıcak veya fazla soğuk olmayan hava, güneş ışığı ve suyun olduğu altın saçlı kız gibi rahatça yaşayabileceğimiz bir gezegen olmalı. Kırmızı gezegen şüphe götürmez bir şekilde mars. Asırlardır marsa arkadaşlık için, hayat belirtileri bulmak için baktık. Buralarda yeryüzü dışında var olan hayat olabilir. Peki ama bunu bulmaya hazır mıyız? Tarih kitaplarını yeniden yazmaya, bilim kitaplarını yırtıp atma ya.. Dünyanın altını üstüne getirmeye.. Olacaklar her şeyi değiştirebilir.. Mars tüm diğer gezegenlerden çok daha fazla hayal gücümüzü süslüyor. Bilim kurgu filmlerini, kitapları düşünün, ardından ne geliyor? Marslılar. Hepsi sadece kurgu değil mi ? Ama ya orada gerçekten bir şeyler varsa? Ama eğer varsa da ölü gezegende yaşıyor demektir. Dünyayı yaşanabilir hale getiren süreçler burada milyonlarca yıl önce durmuş, kırmızı ve ölü. Mars devasa bir fosil, canlı bir şeyler var, bir ton sportun büyük dünyadaki en büyük hortumlardan bile daha büyük bir tane.

Burada rüzgar ve rüzgarın olduğu yerde hava vardır. Yerin dışında hayatı destekleyecek olan hava ne var ki bizim nefes almamız için çok zayıf. Boğucu karbondioksitle dolu, ayrıca marsı, güneşin mor ötesi ışınlarından koruyacak hiçbir şey yok. Ayrıca soğuk -80°’ye varan ısı, yüzeydeki, kutuplardaki ve hatta atmosferdeki suyu dondurarak kara dönüştürüyor. Burada bir şeylerin yaşayabileceğine inanmak zor ama dünyada aşırı soğukta ve sıcakta hatta en derin okyanus çukurlarında bile yaşayabilen yaratıklar var. Hayat bir virüs gibi uyum sağlıyor ve yayılıyor. Belkide biz şu anda evrene hayat virüsünü taşıyoruz. Hayat en aşırı koşullarda bile genellikle kendine bir yol buluyor ama ya ölü bir gezegende? Toprağındaki mineralleri ve besinleri tazeleyecek jeolojik aktivitelerden ve dolmuş suları eritecek ısıdan yoksun bir gezegende? Ve tüm bu toz da nereye gittiğimizi görmek gerçekten çok zor. Ama bunu kaçırmamız imkansız. Olimpos Dağı, büyük antik bir yanardağ, Everest’in üç katı yüksekliğinde ve neredeyse tüm İspanya’yı kaplayacak genişlikte. 1970’lerde keşfedildiğinden beri sönmüş bir yanardağ. Yamaçlarında bir şeyler oluyor gibi görünüyor, sanki lav akmış gibi ama akan lavlar meteor çarpmaları ile yok olup çok eskiden ölmüş olmalı. Yoksa bu canavar ölü değilde ne dir? Eğer değilse şu anda kabuğunun altında erimiş magma var. Bu her şeyi değiştirir. Volkanik aktivite topraktaki suyu eritip mineral ve besinlere dönüştürüyor ve hayatın var olması için gerekli şartları oluşturuyor olabilir. Büyük kanyon bunun yanında sokaktaki bir çatlak gibi kalıyor. Uçsuz bucaksız devam ediyor. Öyle ki tüm Kuzey Amerika boyunca gidebilir ama bakalım aktivite belirtileri erozyon ve kanyonun zemininde kurumuş nehir yatağı gibi görünen oluşumlar, belkide volkanik aktivite topraktaki buzu eriterek bu kanyon boyunca akmasını sağladı. Bu aktivite şu anda bile devam ederek buz eritiyor ve su oluşturuyor olabilir ve suyun olduğu yerde hayatta olabilir. Eğer akarsu bulabilirsek, yaşayan yaratıklar bulma şansımız da var. Nasa aracı opporcity, bu ıssız, çorak ovaların bir zamanlar hayat barındıran göller ve okyanuslar olduğuna dair kanıtlar buluyor. Şu kanallara bakın, Mars’ın yörüngesinde dönen araçlar bunların üzerinden geçerken yenilerini buluyor. Mars’ın hayatta olduğuna dair daha fazla kanıt…

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WhatsApp ile Hızlı Destek